NEDEN ÖZLÜYORSUN?

>> 27 Eylül 2010 Pazartesi

çückü paylaşmak
öyle somut bir nesneyi alıp
ikiye bölmek değildi.

çünkü gitmek
bu evde yaşamışlığını
rüyama girmişiliğini
ya da koltuğa bıraktığın
sigara yanığını da
yanında götümek değildi

çünkü hiçbir insan
hiçbir mesafeye
kalansız bölünmezdi

Read more...

İSTANBUL

>> 14 Mart 2010 Pazar

Zaman geçiyordu ve gittikçe yeniden alışıyordum İstanbul’a. Özlediğim her şeyi, herkesi yeniden sevmeye başlıyordum. Bambaşka bir zamanda yeniden doğmuş olduğumu hissetsem de aslında her şey aynıydı. Aynı yere gidiyordu insanlar, aynı hayatı yaşıyorlardı, hala kadiköy’ün aynı ara sokağı içmek için en güzel yerdi, tadı en güzel olan bira hala aynıydı, istanbul tövbe edip abdest almamıştı hala, starbucks’ın en ucundaki masanın duvarında hala “kahrolsun starbucks, yaşasın komünizm” yazıyordu ama ne starbucks kahroluyordu, ne de komünizm yaşıyordu. O yazıyı yazan hala oraya gelip kahve içiyordu. Hala kadınlardan korkuyordu erkekler, hala sevişmekten korkuyordu kadınlar, aynı bahaneler vardı tanışmak için, gidenin yerine hala aynısı geliyordu, hala aynı ilkokul mezunu müezzin konuşuyordu, aynı meyhanede çığlık çığlığa şarkı söylerken hiçbir vaazı umursamıyordu kadın, hala sigarayı lanetliyordu ama daha uzun yaşamak için tek bir mantıklı sebep gösteremiyordu tavşanlar, hala gün 24 saatti ve yetmiyordu sevişmeye, bu yüzden evleniyordu insanlar... Hala yanlıştı teori, bir kedi kara kara düşünüyordu, insan kendini kandırabilen hayvandı...

Ama hala güzeldi istanbul. En siyah saçlı, en beyaz tenli oydu. İstanbul ki zeus’un tanrısı, tüm şimşekleri, yıldırımları çocuğuna oyuncak olarak veren, sıçtığı boktan mitoloji çıkan istanbul... Kendisini alt etmeye and içenleri paranın maymununa çeviren, mahremine dokunanları şarapla ödüllendiren İstanbul...

Read more...

İSTANBUL'U NASIL ÖLDÜRDÜM (BÖLÜM 16)

>> 5 Mart 2010 Cuma

Herkes gitmişti, bir tek Yağmur’la ben kalmıştım ve bu bir şiirin ilk cümlesi değildi. Mutfakta kahve yapıyordu Yağmur. Bildiğimiz türk kahvesi. Evet, söylediğinde ben de şaşırdım, “hadi birer acı kahve içelim, değişiklik olsun” , oldukça korkutucuydu, tanıyorsunuz artık hatunu. Ama beni asıl korkutan, kahveleri içtikten sonra falıma bakmayı isteme ihtimaliydi. Fincandaki zararsız kalıntıları bir kuşa benzetip “üç vakte kadar bir haber alacaksın” gibi geyiklerin yerine “kaç git buralardan! Kanatlarının altında kimse kalmadı artık, görmüyor musun?” deseydi boynunu ısırıp kanını emebilirdim. Ciddiyim. Bir insanın kanına susamakla bir insanı çok istemek arasında pek bir fark yoktur. Vampirler bu yüzden ölümsüzdür.

Ben ise iki kapılı bir handa cereyanda kalıyordum...

Elinde küçük bir tepsiyle geldi yağmur, üzerinde iki kahve fincanıyla, hem de tek tip! Artık alenen korkuyordum, hatta huzursuz bacak sendromu başlamıştı. Her seferinde sadece bir yudum mu almalıydım, serçe parmağımı kaldırmalı mıydım, bitince fincanı kapamalı mıydım..? Kahvenin içine birazcık kanyak koymayı teklif etsem çok mu ayıp olurdu? Ne derseniz diyin, biriyle içki içmiş olmak farklıdır, kahve içmek farklıdır.Türk kahvesi içmek ise daha ağırdır, bunu yaparken orospu çocuklarından veya geçen gün gittiğiniz doğumgünü partisinde kimlerin bar tuvaletinde seviştiğinden bahsedemezsiniz. Velhasıl, sadece kahvelerimizi içtik...

- Ellerine sağlık.
- Çok fazla düşünüyorsun.
- “Afiyet olsun”u tercih ederdim.
- İstersen falına bakayım?!

Sonrasını hatırlamıyorum. Sadece bir kaç eşya yerleştirmek için oradan oraya gittiğini, arka odadan bağırarak bir şeyler anlattığını ve ben farkında olmadan boş fincanları alıp götürdüğünü biliyorum.


Kendime geldiğimde bana mavi bir hap uzatıyordu. İşte şimdi bildiğim ritüellerine dönmüştü, korkuya mahal yoktu. Yeni evdeki ilk gecede –daha önce 5 veya 6 kez şahit ve dahil olduğum üzere- mutlaka bu ayin tekrarlanırdı. Ölmüş olsam küllerimin içine karıştırıp oturur, benimle saatlerce konuşurdu. Hatta keyfi yerine geldiğinde yine beni mutlu etmek için Henry Lee’nin klibini canlandırmaya başlardı. Küllerinden doğmak deyimi hiç bu kadar gerçeğe yaklaşmamış olurdu... Belki de böyle düşünmek hoşuma gidiyordu, bilemiyorum, Nick Cave ile Pj Harvey’nin birbirlerine yakıştığı zamanlardı.


“Sabah uyandığımda, sanki bir senedir buradaymışım gibi hissetmek istiyorum” derdi Yağmur. Ben de sesimi çıkarmazdım. Zaten birbirimize müdahale etmemek üzerine gizli bir anlaşmamız vardı. Onu sadece bir kez engellemiştim şimdiye kadar. Eskiden kısmen yabancı bir grupla kavga ederdik, geçen gecekinden çok daha vahim olurdu durum, bazen içimizden biri diğerinin sırtında dönerdi eve. Bir gün Yağmur da katılmak istedi kavgaya, karşı taraftaki yeni çocuğun kız gibi dövüştüğüne takmıştı kafayı, karşı tarafta bir kız varsa demek ki erkeklere özel bir aktivite¹ değildi bu. O zamanlar henüz bana dersimi vermediği için pek ciddiye almamıştım bu isteği. Ama zaman gelip de heriflerle karşı karşıya dikildiğimizde hatunu yumruklarını kıtlatırken görünce durumu anladım ve kolundan tutup kenara çekerek “anlaşma istiyorum” dedim. İşte o gece bir anlaşmaya vardık: O asla bu kavgalara katılmayacaktı, ben de bir daha asla mastürbasyon yapmayacaktım...

Birkaç şarkı dinletti bana daha önce duymadığım. En beğendiğim “coma white” olmuştu, onda kendinden geçmişti hatun, ağır ağır giren riff beni yağmur’a çarpıp duruyordu. Saçlarından bir şey dökülüyordu, dizlerime kadar yükseldi sonra, bir yerlerde gök gürledi, bir kedi irkildi, Lenore gözlerini açtı... Mezarından çıkıp yükselirken beni de bacağımdan tutup çekiyordu, nereden geldiğini bilmediğim küçük ışık demetleri önce hızla bir noktaya doğru hareket ediyor, sonra birbirlerine çarpıp daha küçük parçalar halinde yeniden dağılıyordu. Tıpkı göğsümün ortasında toplanan yükseklik korkusu gibi. Yavaş yavaş her şey dağılıyordu ve ikimiz de biliyorduk 5 dakika boyunca gözlerini kapatıp karşındakini resmedersen gözünü açıp onu gördüğünde hayal gücünün acizliğine üzülüp gerçekliği kıskanacağını. Hayal kırıklığının insana zevk verebileceği tek andı bu, kendi eksikliğinizden mutluluk duyabileceğiniz tek an. Düşünsenize, -örneğin- sevgilinizin yüzü sizin hayal gücünüze kalsaydı kimseye benzemeyebilir miydi? Şimdi gözlerinizi kapatın ve ismi olmayan mükemmel bir yüz hayal edin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

“İstanbul’un günahın şehri olduğunu herkes bilir, cennetinizle var olamazsınız burada. Öyle bir cehennemdir ki alevleri denizi bile aşar. Ve öyle bir aşktır ki bu, içinde bulunduğu cehennemde cennet pazarlayanlara bile kimse dönüp bakmaz.”

Konuşmaya başlamıştı yağmur. Bütün pisliklerini anlatacaktı şimdi, kime ne “şerefsizlik” yaptığını, kimden nefret ederken nefes alabilmek için kendini onu sevdiğine inandırdığını, görünüşünden nefret ettiği bir anda bakışlarını yakaladı diye hangi kediye eline geçen ilk taşı fırlatıp isabet edip etmediğine bakmadan oradan uzaklaştığını... Karşımda dünyanın en güçlü insanı birazdan güçsüzlüğünden bahsedecekti bana. Günah çıkarır gibi anlatacaktı, sessizce dinleyecektim ben, sadece “tanrıyı bunun için affet” diye girecektim paragraf sonlarına. Ve Lenore yeterince yükselip de beni bıraktığında, tam yere çakılmak üzereyken yine Yağmur tutacaktı beni. Çünkü Yağmur günahlarını çıkarttığında ben tanrıyı görecektim.

Üç tane boş bira şisesi vardı yerde. Ben ne kadar içtim bilmiyordum, belki de hepsini o içmişti. Hayal meyal şişelerden birine ayağımın çarptığını ve biranın halıya döküldüğünü hatırlıyordum, belki de iki defa olmuştu, halıya dokundum, kuruydu. Aklımın gidip gelmesine karşın yine de konuşmak istiyordum ama söze girmek bir yana, bir saniye önce ne düşündüğümü bile hatırlayamıyordum Tüm olanlar normal seyire uyuyordu, ben de hiçbir şey düşünmeden her şeyi yapabilecek olmanın keyfini çıkardım bir süre. Anlatması zor bu hissi, aşka benzetmek çok sahte olur, daha çok “huzur” diyebilirim. Aptalca bir huzur, ölüler için istenen gibi, “huzur içinde yatsın” . Oysa ben, arkasında üzülen hiç değilse tek bir kişi bırakan bir insanın böyle bencilce bir huzur hissedebileceğini düşünemiyorum. Ayıcık’ın kendini kaybettiği bir dönem ona da söylemiştim bunları. Tabi gözünü boyamak için “biz iyi olduğumuz sürece onlar huzurla yatarlar” diye eklemiştim. Ertesi gün kendine çeki düzen vermişti Ayıcık, hatta o zamandan sonra bazı geceler bir an durur, gözlerini kapatır “ne huzurlu bir gece...” diyip gülümserdi kendi kendine. Onun bana her zaman inanmasını seviyordum, böylelikle aksinden korktuğum her konuda yalan söyleyebilecektim ona. Bir başkasını değil ama kendini korumanın en iyi yolu buydu, “huzur içinde yatmak”tı.

Yağmur kendine geldiğinde, çalan müziği sevmediği için yeni bir liste yapmaya koyulmuştu. Gözleri yarı açık, bilgisayarın ekranına bakıyordu, sabahın köründe uyanıp saate bakmaya çalışan bir akşamdan kalma gibi. Benimse aklım gidip gidip geliyordu. İlk kitabım, son bir senedir yazdığım günlüğüm, birkaç gün sonra yayımlanacaktı. Sebebini ben de bilmiyorum, sanırım bütün odama dağılmış sayfaları, cebimdeki çikolata kağıtlarının arkasına veya barda otururken peçetelere yazdıklarımı kaybetmeden bir arada tutmamın başka yolu yoktu. Evet, sadece bu yüzden basılmıştı bu kitap. “kalemin iyi ama bundan para kazanamazsın” diyordu bilirkişiler, ben zaten kokusunu seviyordum saman kağıdın, hem yaşadığımızı zannettiklerimizin yüzde yetmişi sevdiğimiz şarkılardı. Benim hangi şarkıları sevdiğimi de karşımdaki yaratık her neyse çok iyi biliyordu. Konuşmaya başlamam için hepsini belirli bir sırayla listelemişti.

“hated because of great qualities...”



- Onu geri getirebilirim.
- Ne?
- İlaçları bırakırsam onun geri dönmesini sağlayabilirim.
- Saçmalama! Öldü o, biliyorsun! Mezarına birlikte gittik! Onca şeyi birlikte yaşadık!
- Öldü... doğru...
- Bir daha seni bir mezarın üzerinde uyurken bulup eve taşımak istemiyorum, bu konuda anlaşmıştık unutma! (sanırım hatırladığımdan daha fazla anlaşma yapmışım hatunla, hepsi de kesin bana giriyordur...) Ve bir daha da taşımam, ciddiyim!
- Evet evet, biliyorum, mezarlığı sevmiyorsun, küçükken zombiler kaçırmış seni.
- Zombiler çüksün seni!
- Bak şimdi, kocaman bir havuz var, devasa bir şey ama, belki dünyanın büyüklüğüne yakın. Bu havuzu dolduran milyonlarca musluk var. Öte yandan havuzu boşaltan da bir o kadar musluk var ve hepsi sürekli açıklar. Bu hesaba göre, bu musluklar vadelerini kaç zamanda doldurur?
- Bir zombinin aletini sallayarak ileride belirmesiyle yanına gelmesi arasında geçen zamanda Ömer!
- Öyleyse hayat, bir zombinin aletini sallayarak ileride belirmesiyle yanına gelmesi arasında geçen zaman dilimidir...

Read more...

Tavan Yap