İSTANBUL'U NASIL ÖLDÜRDÜM (bölüm 15)

>> 22 Ocak 2010 Cuma

Kendimi dışarı attım evden. Deli gibi koşuyordum elimde ne ara yaktığımı hatırlamadığım bir sigarayla. Sinirimi bozdu sigara, onu yakmaya nasıl zaman bulmuştum, aklımı neden buna harcamıştım... Bir sokaktan diğerine bütün köşeleri dönüyor, bütün ara sokaklardan geçiyordum teker teker ve kaldırımdaki bir taştan şekilsiz bir gölgenin sahibi kediye kadar herşeyi tek tek seçip ayırıyordu gözlerim. Sadece görüyordum, kendi nefesimden başka duyduğum hiçbir şey yoktu. Filmin bir yerinde heyecanlandığım ve bir sonraki sahneyi görmek istemediğimde hissettiğimin belki on katını hissediyordum.

Sadece on dakikalığına girmiştim duşa. Çıkar çıkmaz hissetmiş gibi telefonuma baktım. “bir cevapsız arama.” Bu ana kadar her şey normaldi. Bundan sonrası da size normal gelebilir, yağmur’du arayan. Oysa benim gözlerim büyüdü o an. Benim tanıdığımYağmur, asla cevapsız bir aramayla kalmazdı, ya ben açana kadar arar ve yine ulaşamaza gelip camıma taş atıp kırardı ya da 3 sayfalık bir hikayeyi 75 mesajla anlatmaya başlardı. Ama şimdiye kadar asla telefonumda yağmur’a ait tek bir cevapsız arama görmemiştim. İlk bulduğum kotu ayağıma geçirdim, üstüme bir gömlek aldım ve düğmelerini bile iliklemeden kendimi sokağa attım. Nereye gittiğimi biliyor sayılmazdım, evimden yağmur’un evine doğru, bütün sokakları tarayarak koşuyordum. Soğuk gömleğimden içeri doluyor, çamura batmış ayakkabı bağlarım pantolonumun paçasına vuruyordu. Bir sokaktan diğerine, peynire giden bir fare gibi koşturuyordum ve hiçbir şey duymuyordum.

Düşünebildiğim tek şey yağmur’un bir yerde bayıldığıydı. Asla sarhoş olmazdı o, asla sızmazdı kendi yatağından başka bir yerde, asla bir başkasının evinde kalmazdı. Asla hastalanmaz ve hatta asla yorulmazdı. Eline diken batsa kanı bile akmazdı. Bunları düşündükçe daha çok korkmaya başladım. Hayalgücümden daha büyük bir şey olmalıydı, belki görür görmez taş kesilecektim, ölmüş olmalıydı, onu durdurabilecek tek şey buydu, ama ölemezdi o, benden önce olmayacaktı bu, sözleşmiştik bunun için. Aklıma geldikçe garip bir şekilde inandım ölemeyeceğine, hatta emindim buna, ölmediğini biliyordum. Başka ihtimaller düşündüm, bana bir şaka yapıldığını mesela, sonra yanlışlıkla cebinde telefonun tuş kilidini açık unutup da kıçıyla beni aradığını düşündüm. Bu çok daha olasıydı. Yanına gittiğimde yine aynı kıçla bana gülecekti yağmur.

Ne kadar yol gittiğimi bilmiyordum, sadece içgüdüsel olarak yağmur’un evine doğru gittiğimi biliyordum. Sokaklar yabancıydı, hiç görmediğim gibi görüyordum her şeyi. “Bu sokak lambası daha önce var mıydı” diye düşünüp korkmaya başladım yine. Nerdeyim ben, tamamen aklımı kaçırdım da bambaşka bir yere mi gidiyorum bilmiyordum, emin olamıyordum. Hemen tanıdık bir şeyler görmeye çalıştım, aklımı yerinde tutmam gerekiyordu bu olay çözülene kadar. Yavaş yavaş binalar tanıdık gelmeye başladı, duvarlardaki yazılar, kapalı dükkanların önündeki sigara içtiğimiz kaldırımlar. Evet doğru yoldaydım, ama eve yaklaştıkça daha kötü oluyordum, eve ne kadar yakınsa durum o kadar kötü demekti, çünkü ölüsü bile yüz metreyi sürünerek de olsa gider eve atardı kendini yağmur’un. İki sokak kalmıştı, iki derin nefesim kalmıştı sadece, düşündüm, iki elim vardı sadece, iki ayakla koşuyordum...

Sondan bir önceki sokağı döner dönmez durdum. O kadar net görüyordum ki karanlıkta. Duvara dayanmış yağmur, ona dayanmış bir adam, eli yağmurun boğazında, sırtı bana dönük. Yağmur boşluğa bakıyordu, ışık diğier tarafa vuruyordu, ben 2 saniye hareket edememiştim. Yağmur gördü beni, dudağını hiç kıpırdatmadan güldü, sadece ben anlayabilirdim bunu. Sonra gözlerini yavaşça kapatıp açtı bana bakarak, derin bir nefes aldı çünkü göğsüm şişip indi. Ellerime ve dizlerime kan gittiğini hissettim o an. Elim hareket etti ve henüz sönmemiş olan sigaramı farkettim, pis pis sırıttım bir an, ve yavaşça yürümeye başladım. Sigarayı sağ elimden sol elime aldım gözlerimi yağmurdan ayırmadan. Adamın tam arkasında durdum, ama gözlerimi ayırmıyordum yağmurdan, bir yandan konuşuyordum onunla, hiçbir şey duymuyordum, ama onun duyduğunu biliyordum. Sol elimdeki sigarayı adamın kıçına bastırdım, o anda hareket edince de sağ kolumu arkasından boynuna doladım ve tüm gücümle sigarayı ve boğazını bastırdım. Adam bağıracak gibi olduğu anda yağmur hayalarına bir diz attı, çığlığı boğazında kaldı adamın, garip “viyk” diye bir ses çıkardı, sonra boğulacak gibi oldu. Ellerini hayalarına attı ama öne eğilemedi, sıkıyordum boğazını, aynı anda sigaram kıçını yakıyordu, öne mi eğilecek yoksa arkaya mı karar veremedi adam. Bağıramıyordu da. Sonra bir anda ağırlaştı, taşımakta zorlandım ve kolumu çektim boğazından. Yere yığıldı, elimdeki sigaraya baktım sönmüştü, adam bayılmıştı, yağmur sakindi, benim cinayet işleyesim vardı. Ama yağmurun gözlerine bakmam gerekiyordu, hırsımı düşünme zamanı değildi. Sakin bakıyordu yağmur, yeni uyanmış da “günaydın lan” diyecekmiş gibiydi.

- Valla sadece boktan bir şişe viski var evde, çok lezetliymiş gibi yaparsan ben de içerim.
- Gardroba girip kapısını kaparsak yine, o zaman o viskinin lezetinden bahsedebilirim altı ay boyunca...

Sakin sakin yağmurun evine gittik. Viskiyi ve küçük lambamsı zımbırtıyı alıp gardroba girdik kapısını kapattık.

Yağmur:

- Geleceğini biliyordum.
- En son bunu söyleyişinden önce 2 sene hiç görüşmemiştik. Neyse, hayvanın derdi neydi?
- Bütün gece içtik, çok iyi fotoğrafçı aslında, sohbet güzeldi, o sokağa kadar gülerek konuşarak geldik.
- Sonra?
- Sonra baktım hala geliyor peşimden, ben de lezbiyen olduğumu söyledim. Bunun üstüne güldü ve “nasıl bir oyun oynuyosun?” dedi. “oyun oynamıyorum, zamanı geldi ve söylüyorum” dedim. “bana bak!” dedi, “ ben senin bildiğin o yumuşak erkeklere benzemem!” dedi. O anda sana çağrı attım zaten. Sonra bir süre tartıştık. Aynı şeyi söyledi en son “ben senin bildiğin yumuşak erkeklere benzemem...” sonrası bildiğin gibi.
- Sence haremağası olur mu o öküzden?
- Hahahah! Umarım olur!
- Eğer üşütürsem bu gece bana bakarsın ona göre. Ve bir de sigara yak bana, son sigaramı kıllı bir kıça feda ettim senin yüzünden....




Gece miydi hala yoksa sabah mı bilmiyorum, bir an uyandım. Yağmur, bir eliyle kafasını kaşıyordu, gözleri yarı açıktı. “ımh...sevişmek ister misin...” Şimdiye kadar hiç duymadığım bir ses tonuyla, dudakları birbirine yapışarak mırıldandı. Sonra yine uykuya daldı.


Sonra kendi köşelerindeki böcekler mutlu bir uykuya daldı. Aşağı sokakta bıraktığımız herif de mutlu bir uykudaydı. Herkes mutluydu. Sonra farkettim ki, birilerinin mutluluk mutluluk diye sayıklayıp durdukları şey, benim için, Yağmur’un mırıldanmasıydı. Yağmur güzel bir isimdi, ve “yağmurun mırıldanması” yüzlerce anlama gelebilirdi...

Sonra ben mutlu bir uykuya daldım...

Read more...

LENORE

Lenore, aynı ismi duvara vurdu yüzlerce kere. Saymadı sonra. İsim sıradandı, ve o sırada gelmeyi bilmeden gitmeye kalkmış, başını bir kez yukarı kaldıramadan gece saçlarına inmiş bir kız çocuğu peydahlanmıştı kucağında dokuz canlı tırnak izleriyle. İsim sıradandı, ta ki kız onu sevene kadar, duvara gidip geldi yüzlerce kez. Dikişleri açıldı bir bıçakla –yarıda- kesilmiş teninin. Kan görmeye dayanamazdı duvar. “Ben sana dayandım ama!” dedi Lenore. “Birden fazla yatak varsa, mezarlıktan farksızdır oda. İçinde olduğum kadar biliyorsun, bırak herkesin yaralarından bahsetmeyi, sen BENDE kan görüyorsun.”

Duvar ses vermedi. Asla hiçbir şey vermedi. Duvarı vurdu isme Lenore, bir mezarın alt katında, üsttekinden daha canlı çırpınıyordu kötü olmak için. Dedi ki “yastık ne kadar yumuşaksa, fikrim o kadar sert olsun şimdi. Ben sana dayandım, ama sen kan görmeye dayanamazsın. Öyleyse neden dönmüyor başın, neden yıkılmıyorsun üstüme?”

Lenore duvara vurdu yüzlerce kere kendini. Duvar sıradandı, ta ki kız onu sevmeyene kadar...

Lenore öyle güzeldi ki, öyle mecburdu ki var olmaya. Gerçekten aptal olmayı istediğim, bu şekilde her şeyin daha kolay olacağını düşündüğüm zamanlarda, ona aşık olmaktan başka çarem olmadığını gösterirdi bana. Yıllar önce ölmüş olmamı kutlardı. Lenore, sigaramın dumanından hediyeler yapardı bana ve gerçeği sınayan oyunlar oynardık beraber. Her seferinde severek dinlerdim “ben ölmedim, siz yaşamaya başladınız durup dururken” diye söze girip, ne yaptığımızı bilmediğimizi anlattığında.

Lenore kendi seçmişti ismini. Gitmeyi de kendi seçti bu gece. Hoşça kalsın.

Read more...

YAĞMURU UYUTMAK

Örtün üzerime......... pamuk ve prenses...........gözaltla

rına dolacaksın işte...........yaşlanır gibi...........baş ağrısı bu hizmetkarlarla, askerlerle, nöbetçilerle dolu sarayın baş ağrısı.

Gökyüzü dengesiz, uzun bir sırık var elinde ama ip üstünde tedirgin. Ayağım yere basıyor karıncalarla. Yetim bir şey var havada, bir koku, bir ağırlık, dünyevi bir ahmaklık. Hava ağır, sırtıma ya da göğsüme değebilecek her şeyi çıkarmalıyım şimdi. Dans ederek sevdirmeliyim ona tenimi. Beni bekliyordun işte, geldim, önce yavaş yavaş içinde büyüyüp bir bütüne vardım ve çıktım karşına. Tam yüzüm nefesine değecek kadar yakınında varoldum senin. Az önce biri geçti fark ettin mi, bir siluet sadece, çok sıradan, çok olağan bir şekilde geçti gitti. Oysa garip olması gerekmiyor muydu bunun? Ah hava çok ağır, nefes de öyle. Her an düşebiliriz biz, aşkının çatısına barut kokusu yaklaşsın yeter, vuruluruz. Sabaha, akşama, aklının uzaklara takılışına, kanatlara ve kanatmalara......vuruluruz işte.........adam olana çok bile.

Gece, ya boş bir yorgunluk, ya da bir müzik kutusu benim odam. Kapıdan sığıyorsam sorun yok demektir. İnsancıl olmaya yeltenesim bile yok, son gittiğim yerde düşürdüm her halde. Özlüyorum özlemesine, inkar edecek değilim, "ama"yla başlamayacak bir sonraki cümle. Gel, kemiğimden etimi çekiştir, koparabilirsen senin olsun. Gel, kanımın aktığına emin ol, kendi gözünle gör, kendi tırnaklarını şahit et. Saklandığım, varolmadığımı göstermemeli...

Örtün üzerime........pamuk ve prenses.........göç eden bir aitlik var........göç mü göç değil, aitlik mi aitlik değil........örtün üzerime.......ve beşiğinde sallıyım seni güzel çocuk......ve seviyim cinsiyetsiz bir sevgiyle.........en güzel uykularını uyu.........

Read more...

HAYATI ROMAN İNSANLAR

Tahammül sınırında bir sahil kasabasına sığınmak yetiyordu, yaz denen mereti kucaktan kucağa geçmiş koca bir yılın ödülü sanan, kendi kurduğu düzene aşık olup sonra aldatılan, ve sonra acı çektiğini anlatan, “hayatı roman insanlar”a.
Maymundan gelmiş olmalıydılar. Ama bir gün sevişme ihtimali uğruna her gün durmadan çalışmış bir işçi arıdan öteye geçemiyorlardı elimin tersine denk gelip de bana bir anlık acı yaşatmak uğruna kendi hayatlarını bitiridiklerinde. Her canlının zehri kendi hayatı için vardı, zevk için zehirleyenler evrime inanmazdı, arkasına saklanacak bir “yaradılış” olmalıydı...
Ağustosun dibini gör, yapıp yapabileceğin en büyük çılgınlık bu, içki içip de sarhoş olmak. “ulan” diyeceksin, “ne eğlendik be!” Felekten bir gece çaldığını iddia edeceksin kapısının önündeki çöpleri karıştırıp, hevesine kafi bir pislik bulup yumulduğunda. Keyfin gıcır nasıl olsa, bir sene daha idare eder, kucaktan kucağa, çok çalışmak gerek, doğru düzgün çalışmak gerek sanatla olmaz, çünkü güvende olmaya ihtiyacı var insanın, yaşıyor olmaya değil... Çünkü ya hayat okulu diye bir koltuk ve bir uzaktan kumandadan mezun oldun, ya da sırtındaki eyerin hatrına diploma verdiler sana.
Şimdi, bir karıncayı bile incitmedim diyorsun, ama yetmez insan olmaya! Senin yüzünden kaç ressamın kıvılcımı söndü, kaç yazarın eli titredi, kaç heykel indirildi, hepsinin vebali senin boynuna!

Ne mutlu ki yavrucum, minik kuşum, bir yerlerde, senin bu ziyafetine bakıp gülüyor bazıları kısa süreliğine tenezül edip. Günlerden hangi gün bilmeden, akşama doğru uyanıyor, askılıkların arasında geziyor parmakları bir süre, sonra ölümlerden ölüm beğenip giyiyor üstüne, daktilosunu özletecek bir sokak bulmak için çıkıyor dışarı, “bu yüzleri ben çizmedim” diyor, “ben asla kendimi tekrarlamadım”.
Öyle güzel ki kafaları, feleğin sadakasını aldığın tek bir gecede 3 ayrı ömür yaşıyorlar, 3 ayrı dünya geziyorlar, ulan hiçbiri yine de roman olmaz, biliyorlar... Ayaküstü yazsam yetecek seni aşağılamaya, ama “dur” diyor üstad:

“ kafamız güzel, içimiz fesat, keyfimiz gıcır... Uğraşma kafamızdaki asalakları ayıklamaya”

Read more...

LENORE

Lenore, aynı ismi duvara vurdu yüzlerce kere. Saymadı sonra. İsim sıradandı, ve o sırada gelmeyi bilmeden gitmeye kalkmış, başını bir kez yukarı kaldıramadan gece saçlarına inmiş bir kız çocuğu peydahlanmıştı kucağında dokuz canlı tırnak izleriyle. İsim sıradandı, ta ki kız onu sevene kadar, duvara gidip geldi yüzlerce kez. Dikişleri açıldı bir bıçakla –yarıda- kesilmiş teninin. Kan görmeye dayanamazdı duvar. “Ben sana dayandım ama!” dedi Lenore. “Birden fazla yatak varsa, mezarlıktan farksızdır oda. İçinde olduğum kadar biliyorsun, bırak herkesin yaralarından bahsetmeyi, sen BENDE kan görüyorsun.”

Duvar ses vermedi. Asla hiçbir şey vermedi. Duvarı vurdu isme Lenore, bir mezarın alt katında, üsttekinden daha canlı çırpınıyordu kötü olmak için. Dedi ki “yastık ne kadar yumuşaksa, fikrim o kadar sert olsun şimdi. Ben sana dayandım, ama sen kan görmeye dayanamazsın. Öyleyse neden dönmüyor başın, neden yıkılmıyorsun üstüme?”

Lenore duvara vurdu yüzlerce kere kendini. Duvar sıradandı, ta ki kız onu sevmeyene kadar...

Lenore öyle güzeldi ki, öyle mecburdu ki var olmaya. Gerçekten aptal olmayı istediğim, bu şekilde her şeyin daha kolay olacağını düşündüğüm zamanlarda, ona aşık olmaktan başka çarem olmadığını gösterirdi bana. Yıllar önce ölmüş olmamı kutlardı. Lenore, sigaramın dumanından hediyeler yapardı bana ve gerçeği sınayan oyunlar oynardık beraber. Her seferinde severek dinlerdim “ben ölmedim, siz yaşamaya başladınız durup dururken” diye söze girip, ne yaptığımızı bilmediğimizi anlattığında.

Lenore kendi seçmişti ismini. Gitmeyi de kendi seçti bu gece. Hoşça kalsın.

Read more...

MADEMOISELLE D’AVIGNON

İpleri kestim
Uçları saçaklı bir gece
İğne deliğinden geçtim

Uzun parmaklı kadınlar
Uzun tırnakları yüzümde
Kokusu sinmiş bir tavır göğsümden aşağı
"durulmalısın" dedi
"haydi" "şimdi"

Kaldırıma karışmış
Gitmekle kalmak arası
"ara" sokaklar
Uyuşmuş insanlar
Köşeyi dönünce ilk sağdan
Bitmekle başlamak arası
Uzun parmaklı kadınlar
Ellerinde iğne iplikler
Cinayetlerini işliyorlar

"sen gel" "ve sen de" dedim
Kokusu sinmiş aynı tavır
Ama farklı bir acı
Farklı sesle söylenince
Göğsümden aşağı
"sen yarala" "ve sen öldür"


İpleri kestim
Uçları saçaklı bir gece
İğne deliğinden geçtim.
Mademoiselle D'Avignon
Katil sizi seçtim.


Read more...

CAN YOU HEAR THEM? THE HELICOPTERS...

Gece başağrısından öleceğimi sanmıştım. Aslında ağrı sayılmazdı. Sinir bozucu insansı bir varlığın sürekli sizi "burdayım, burdayım..." diyerek dürtmesi gibiydi. Sanırım zonklama diye tabir ediliyor. Herneyse, uyuduğumu hatırlamıyorum, ölme fikrine çok kaptırmıştım kendimi , zaten cehennem sizi dürten insanlarla dolu olmalıydı. Hiç öyle üç başlı köpeklerden falan bahsetmesinler bana. Rüyamda gördüğüm iki eli olan, tiz sesli, görece şık giyimli, kelimeleri yayarak konuşan bir yaratıktı ve "hey, şşş, ya biliyo musun" diyordu. Genellemeler yapıyordu sürekli, dinlememi istiyordu, garip bir şekilde sineksel davranış bozuklukları vardı, kovar kovmaz geri geliyordu. Ben ise başını sallayan bir hayvan acizliğindeydim ona karşı, belki de bu yüzden ineklere konuşma yetisi verilmemişti, sinekler laftan anlamazdı çünkü. Hatta belki de ineklerin bu sabrına tapılıyordu Hindistan'da. Sadece bunları düşünüp ikide bir başımı sallıyordum ve salladıkça daha çok zonkluyordu. Artık tamamen vızıldamaya başlamıştı o yaratık, önceden hiç değilse sağından solundan kesince bazılarına anlamlı gelebilecek önermeleri, mottoları vardı, şimdi tek duyduğum ritmik bir sesti. Cehennemde olduğuma emindim. Eğer en baştan böyle olduğunu bilseydim yemin ederim tek bir günah işlemezdim, beş dakika daha beklememek için oturacak yeri kalmamış minibüse binip, bir de gözlerime anlamlı anlamlı bakan kadınlara ne kadar saçma da olsa yer verirdim, azınlığın "çoğunluk kararlarına" eleştirisiz boyun eğerdim, içkiyi bırakır balkonda domates yetiştirmeye başlardım, kaldırımın kenarına oturmuş çekirdeğini çitleyen, bununla da kalmayıp kendi ayağının dibine tüküren adama yanan sigaramı fırlatmaz, tam tersi "selamun aleyküm" derdim ve hatta tek bir kelime yazmaz, tek bir kitap okumazdım. Neyseki rüyaydı, neyse ki. Yoksa her halükarda iki hayatın da cehennemden ibaret olduğuna inanacaktım.


Tarantino'nun setinde uyandım, yorgundum, neyse ki herşeyi hazırlamıştı. Bir kostüm bildirilmemişti bana, ben de yorganı bacaklarımın arasına alıp doğruldum yatakta, bir sigara yaktım, etrafa bakındım bir hata bulabilmek için. Olabildiğince basitti, olması gerektiği gibi. Odanın sağ köşesinde yanyana dizilmiş oyuncak tavşanlar vardı boy boy, aralarında bir lahana bebek, fonda white rabbit. Kırmızı perdeler güzel bir ışık veriyordu, sigaranın ucundaki ateşi mavi gösteriyordu bu ışık, yerde garip bir zımbırtı arada bir tıslayıp yoğun bir kokuya boğuyordu genzimi. Kılıfını görünce bakındım ama gitarı bulamadım, burda soyunmuştu, öyleyse duşa girmiş olmalıydı. Bu yerdeki zımbırtı gibi ben de eminim sabaha kadar tıslayıp ter kokusu vermiştim, gitarı arama bahanesiyle banyoya gittim, orada değildi. Suyu açtım, buz gibiydi, istemeden bir la minör verdim. Hangisi olduğunu anlayamasam da bir şarkıyı tersten söyletti bana buz gibi su.

Henüz kurulanmıştım ki Tarantino "flash back"lerden bahsetmeye başladı. Hemen bir pantolon bir tişört kaptım yerden üstüme geçirdim, çantamı aldım, converse'lere el ettim durdular:

- Nereye gidiyoruz?
- Tren istasyonuna çek.

Converse'in camından trenin gidişini gördüm, bir sigara daha yaktım, gözlüklerimi taktım. İstasyonda uyukladığımı hatırlıyorum, hayal ettiğim gibi bir cumartesi görüntüsü yoktu, kalabalıktı ve uykusunu getiriyordu insanın. Sonra yanımdaki zibidinin telefonun öbür ucundakine söyledikleriyle ayıldım: "tren geldi. kapatıyorum." Ben de rüya dükkanımın kapısına aynı cümlelerin yazılı olduğu bir kağıt astım ve doğruldum. İçerisi daha da kalabalıktı, kapının dibinde dikilip çantamı bacaklarımın arasına aldım. Uyandığımda yorgana yaptığım gibi değil ama, o gösterinin bittiğini anlatıyordu, bu seferkinde ise bambaşka bir gösteri yeni başlıyordu. Daha çok kafaya yönelik tabi. Amca, bir limon sıkacağı tanıtıyordu. Limonun içine sokuyordunuz plastik zımbırtıyı ve musluk gibi limon suyu akıtıyordu. Hiç tahmin etmediğim genç tipler ağzı açık seyrettiler, itiraf etmeliyim ki şaşırdım o an. Alt tarafı limon sıkıyordu alet, iki eliniz de meşgulken sigaranızı yakıp biranızı açmıyordu ki. Anladım ki bazıları limon sıkma işini tahmin ettiğimden daha çok yapıyordu. Ama içtiği biradan daha çok limon sıkan biri ya hergün yemek yapan biri olmalıydı ya da bir eleştirmen... Neyse ki bir sonraki durakta içeri giren adam daha faydalı bir şey satıyordu: soğuk su. Eleştirmenlerden biri bana ısmarlamadan gururlu bir şekilde paramı uzatım ve kendi soğuk suyumu kendim aldım.

İskeleye kadar idare etti beni küçük şişe, sonra denizin kokusunu aldım, nabzım yavaşladı, kendime gelmeye başladığımı hissettim. Kalabalık hemen araya girdi: "hop! biz varız burda!". İyi de, neden varsınız burda?

Vapurlar daha gariptir, mesafe daha uzun olduğundan daha belirgindir yarış. İzin verilir verilmez koşturmaya başlar kerkes, ama koşuyor desen diyemezsin, yürüyor desen diyemezsin. Herşey, dışarıda oturup ayaklarını o kutsal demirlere uzatabilmek içindir, yoksa normalde denizin yüzüne bile bakmazlar. Yer kapma telaşı, oyuncakçının kapısında bekleyen çocuklara kapıyı açmışsın gibi, zombilerin önüne kanlı canlı bir insan atmışsın gibi, yüzde kırksekizi meclise bırakmışsın gibi. Komiktir vapurlara binen insanlar. Vapurlar ciddidir oysa...

İskeleden çıkarken yaktığım sigara bitmden eve vardım. Bir bira açtım, ilk yudumu alacakken telefon çaldı:

- Ömer! Can you hear them? The helicopters... I’m in new york!
- Well, no need for words then...

Biradan sağlam bir fırt çektim, çekmeceyi açıp en güzel sardığım cigaramı seçip yaktım. Telefon hala kulağımdaydı, new york’ta bir helikopter güneşin önünden geçiyordu, pulp fiction’da uma thurman’ın gözlerinin önünden geçen iki parmağı gibi...

Duyuyor musun Henry? Sadece 5 dakika gözüm daldı ve new york’un ortalık yerine taşıdılar odamı. Daha fazlasını hayal etmemi istiyorlar, helikopterler, güneşin önünden geçen küçük sinekler gibi, herhangi bir filmin ilk sahnesi olmak için zorluyorlar aklımı. Nasıl ki ellerim bir başkasınınmış gibi geliyorsa, Thom Yorke’dan geldiğini düşüdüğüm ses de benim olabilir mi? Evet böylesi güzel, sadece ağzımı oynatarak bu hissin tadını çıkarmak istiyorum. Sadece benim anlamam için yapılmış bir şarkı...Duyuyor musun? Sen geldiğinde bu kadar keyif vermeyecek gün ortası. Hızla yürüyüp geçeceksin buradan, kafanı kaldırmadan, pulp fiction’daki uma thurman’ın iki parmağı gibi güneşin önünden geçmeyecek helikopterler. Biliyorum utanıcaksın sen güneş altında kuru kalabalık olmaktan, hatta bana izin verdiğine de pişman olucaksın sonra. Öyle şeyler düşüceneksin ki herkesi tek tek bulup yüzlerine karşı aşağılamak isteyeceğim. Sonunda yine aynı yere döneceğim: “kendimi seviyorum, ama senin gibi olsam daha mı kolay olurdu her şey..?” “biraz sesimi yükseltmeliyim artık” “sırf geceleri daha rahat uyuyabilmek için insanların içine girip onlarla oynamak, ne kadar gereksiz... Sadece tembel miyim yoksa?” “anladıklarımı anlaman imkansız, hiçkimse benim kadar çok düşünemez” “geriye kalan kısmı umrunda olmadığında sigarayı söndürmek ne kadar kolay” “neden benim yıllardır sevdiğim şarkıyı herkes birdenbire çok sevmeye başladı, bundan nefret ediyorum...”

Telefonu kapattım.

- New york’a gidelim Henry. Gece gündüz özgürlükten bahsediyoruz. Şu helikopter boku görmeye değer olmalı. Hem kendini yarı çıplak sokağa attığında kimse dönüp bakmıyor bile orada.
- Daha yeni geldik, istanbul’da yapacak işlerimiz var. Şimdi biraz dinlen. İstanbul faslı bitince gidebiliriz. Evet, çimlere uzanıp helikopterleri dinleyebiliriz. Buna değer, kesinlikle...
- Bir gün pj ile karşılaşırsam onu öldüreceğim biliyorsun değil mi?
- Bunu o da çok ister, eminim buna, senden isteyeceği tek şey bu olurdu.
- Tamam, new york’a gidiyoruz, Çarşamba günü, bunu unutacağımı sanma.
- Unutmazsın. Kendinde olduğun zamanlarda şarkılara gizli notlar iliştiriyorsun zihninde. Bu başa çıkabileceğim bir şey değil. Hem, senden kurtulmayı düşünmedim hiç. İstesem bir saniyede bitiririm işini.
- Sen pislik herifin tekisin...
- Öyleyse new york’ta bana ihtiyacın olacak. Ve zıvanayı çekmeyi bırak, şu elindekini öldürmekten bile acizsin, bir de pj’den bahsediyorsun. Gözlerini kapa ve dinlen. İşte sana düşünecek bir şey: Hem Pulp Fiction’da hem de Henry and June’da oynayan Uma dışında biri daha vardı, farketmediğine eminim. Şimdi iki filme de girip bak, bulamazsan uyandığında ben söylerim sana...

Read more...

MIKLAGARD

Galatasaray lisesinin önünde yere çöktük nur'la. İçmiştik, birer simit aldık, insanları seyretmeye başladık. Lisenin karşısındaki saçma dükkandan müzik sesi geliyordu:

" nothing's gonna change my world"

Güzeldi insanları seyretmek, kimin nereye gittiği hakkında tahminler yürütüyordum, mini etekli hatunun ne tarafa gittiğini bıyıklıların gözlerinden anlıyordum. "bir yere bakarken diğer taraftakini takip etmek, kendimi güçlü hissettiriyor bu..." Sonra müzik değişti, saçmasapan oynak bir karadeniz havası başladı. Ritmin, insanların yürüyüşünü değiştirdiği tezini doğrulamaya çalıştık, ya gerçekti ya da bizim gözümüz hızlı yürüyenleri seçiyordu, adımları ritme tam uyuyordu, komikti...

"figure-ground discrimination" dedim içimden.

Sonra uzun boylu bir herif geldi, karşımıza çöktü. Muhabbete ilk girdiğinde söyleyeceklerini merak ediyordum norveçlinin. Sonra:

norveçli: norveçliler istanbul'a ne der biliyor musunuz?
ben: miklagard. (kelimeleri boğazında kaldı)
norveçli: ne olduğunu biliyor musunuz?
ben: viking dilinde istanbul. (yine aynı şey, bu sefer gözleri de biraz büyüdü)
norveçli: peki anlamını biliyor musunuz?
ben: altın şehir sanırım.
norveçli: bunu bilen gördüğüm ilk insansın!
ben: doğrudur, bilmez kimse. (senden bir şey öğrenemeyeceğim norveçli)
norveçli: naparsanız yapın içine edememişsiniz istanbul'un, biliyor musunuz norveçliler için sizden daha değerli bu şehir, sizden çok daha fazla seviyorlar.
ben: kesinlikle öyle: (benden daha çok sevmediklerini kanıtladım nasılsa biraz önce)

"The golden roofs of Miklagard
I see you shining in the sun
My destiny lies within these walls
Oh Miklagard"

"şu tarafa bak" dedim, galatasaray lisesi, işte o da içine edemediklerimizden biri. (neden burda oturuyoruz sandın?) iyice yayılmış, ayaklarını uzatmıştı norveçli, liseye girip çıkanların yolunu kesiyordu. içerden görevli çıktı:

- kalkın ordan!
- ne dedin!?
- kalkın lütfen.
- hah, şimdi oldu, dedim ve kalktık. İroniyi seviyordum, istanbul'a nur gelmişti, bir norveçliye bırakacak halim yoktu onu...

norveçli: bir çay içelim beraber?
ben: sağol, kaçtık biz.

bir savaşım daha vardı bugün kazanılması gereken. nur'a baktım, duymayacağı şekilde şöyle dedim:

" it's a perfect day, Elise"

Read more...

SERİ ÖLÜ

babamlar avlanırken öğrendim küçükken
sazlıkların arasına yatıp beklemeyi
tüfeklere aşina bir kalabalıkta.
ama kurşunlar üzerime dökülmüştü annemin elinden
hiç sevmedim babamı diye

kurşunum yoktu
ve ne saçmayı, ne de sapanı
birbirinden bağımsız tutamıyordum
mecazsız suretlerinde

ve mecazsız suretlerinde
görerek öğrenmek zorundaydım her şeyi
bir fotoğraf makinesi gibi, bir kerede, olduğu anda...
bir fotoğraf makinesi gibi içime çekerek hayatı
kimseye bir şey sormadan, fazla sorgulamadan
siyah beyazken olduğundan güzel görünmesine herkesin
ses çıkarmadan...
çünkü sessiz olmak gerekiyordu sazlıkların içinde
çünkü av ile avcı arasında
bir tüfek olunabilirdi sadece.

beklemeliydim
büyümeyi,
ses çıkarabilmeyi
renkli bir makineye sahip olmayı...
bir katil olmayı bekledim sabırla
belki göt kadar bir odada
uç kuruşluk şiirlerle
ama sazlıkların arasına saklanmadan...


en olası haliyle
elimde lüzumsuz bir fotoğraf makinesi
babamlar avlanırken gördüklerimi değil de
"böyle olmasaydı eğer"in resimlerini çektim
en ufak gürültüde

şimdi
hepsi uçuşuyorsa eğer
belki de annemin
o kurşunları dökmesine sebep oldum diyedir

Read more...

HENRY'NİN BİR GÜNÜ

Gözümü açtığımda her yer sallanıyordu. Odanın ortasında yatıyordum, sıcaktı, gözlerimi tam açamadan küfrederek dikildim. O anda taş kesildim diyebilirim, tüylerim diken diken oldu, tavana değiyordu sanki. Sadece çok uzaktan gelen ve gittikçe kaybolan bağrışmaları duyabildim:

“koşun! Herkes tamam mı?! Lenore nerde, indi mi aşağı?”
“geldim geldim! Ne olmasını bekliyorsunuz ki, ben kalabilirim burda, bir şey olmaz.”
“adını Mary koyalım demiştim sana”
“saçmalama kadın. Sen de düş önüme, bu gerçek hayat”
“bundan önceki neydi o zaman?”
“bak hala!”
“tamam tamam...”

Alt kattaki komşunun hanımevladı kedisinin, mahallenin oynak köpeğini gördüğünde aldığı şekli almıştım. Henüz bu yüzden kendimi kötü hissetmek için çok erkendi ama. Etrafa bakınıyordum, garip bir ses çıkardığımı sandım bir an, hareket edemedim. Bir şeyler düşüyordu yere, kitaplıktan atlayan kitaplardan biri önüme doğru sektiğinde tekrar aynı sesi çıkardım. Sinirlerim bozulmaya başlıyordu, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Çok şey öğrenmiştim şimdiye kadar, bildiklerimden emindim, kadınlarla da büyük problem yaşadığımı hatırlamıyorum. Ama bu olayla daha önce hiç karşılaşmamıştım, kimsenin de karşılaştığını sanmıyordum. Oysa bütün ev boşalmıştı. Herkes ortadan kaybolmuştu ki insanlar ortadan kaybolduklarında bu bir şeyler bildiklerini gösterirdi.

Mantıklı bir şey düşünemiyordum. Ne kadar zaman geçmişti, o kitaplıkta ne kadar çok kitap vardı, hiç kullanmadığım ve hiç kulanmayacağım iki şarap kadehi kitaplara en uzak yerde parçalanıp birbirlerine karıştıklarında mutlu muydular, yoksa onlar da mı ne yapılması gerektiğini biliyorlardı, bu uğultu nereden geliyordu, tepemdeki gereksiz avize benim ne kadar gerekli olduğumu sanıyordu, duvardaki fotoğrafların düşmesi bu kadar trajedik görünebilir miydi bana ve en önemlisi daha ne kadar sürecekti bu... Daha önce görmemiştim böyle bir şey, yaşım müsait değildi belki de. Ama sorular sormaya yeterliydi ve olmamasını dilerdim o an. Hiç durmuyordu aklım çünkü. Yoksa yoksa yoksa... Yoksa bu da dünyanın yorum yapmadan kabul etmek zorunda olduğum hareketlerinden biri miydi? Eğer öyleyse, ortalık durulduktan sonra birdenbire hiçbir şey olmamış gibi sakin güne devam etme yetimi şimdi kullanmaya başlayabilirdim. Ama sallanıyordu her yer ve ben hiçbir teşbihe konsantre olamıyordum.

Aklımı yitirmekten korkmaya başlamıştım ki birdenbire kesildi sarsıntı. Emin olmak için bir süre daha öylece baktım etrafa, özellikte kitaplıkta son kalan kitapları kesiyordum göz ucuyla, bir adım atar gibi yaptım hiç hareket etmediler. İkinci adımı da dikkatlice attım, yine olması gerektiği gibiyiler. Yavaş yavaş kanım dolanmaya başladı vücudumda, kalbim normale döndü, gözlerim kısıldı ve normale döndüm. Tekrar başlama ihtimalini düşünmek istemiyordum. Zaten hareketsiz durarak korunabildiğimi öğrenmiştim. Beş dakika öncesinden tek farkı odanın sentetik dağınıklığıydı. Etrafa son kez bir göz attım, “peh” diyerek kitapların arasından oturma odasına, sesin geldiği yere doğru yürüdüm. Televizyon açıktı, devrilmemişti. “Hmm, duvara monte lcd ekran, seni şanslı piç” diye geçirdim içimden. Ama kulak kabarttığımda şanstan fazlası olduğunu öğrendim. Şimdi anlamıştım neler olduğunu. Hareketsiz durarak korunma fikrine gülmekten kendimi alamadım. “Fotoğraflar düştüğünde anlamalıydım zaten saçma olduğunu” diye düşündüm. Hemen arkasından lenore’un kendi kendine söylediği cümle aklıma geldi: “insana ait her şeyi öğrenmeli insan” . Yine gülmekten kendimi alamadım...

Yine bir “peh” çektim ve tüm efsanelerimi, yürekten inandığım hikayelerimi düşünerek en başta uyuduğum odanın tam ortasına gidip yere kıvrıldım. Tam uykuya dalacaktım ki bir gürültüyle açıldı kapı. Koşa koşa gelen Lenore’du:

“Henry! Henryciğim! Seni burda mı unuttuk! Özür dilerim, özür dilerim kedilerin en yakışıklısı, affet beni! Bir daha asla.......”

Bir damla yaş düştü kulağımın tam yanına. Kayıtsız kaldım. Uyumak üzereydim yüzümü en yumuşak yere gömüp Lenore’un kucağında. Umrumda değildi gerisi...


Read more...

VODKALANDIM DA DURULDUM

Pek çok kişi gitti şimdiye kadar, ve pek çok kez gittim ben. Pek çok kez saçlarımı düzelttim sonra aynanın karşısında. Bir türlü karar veremedim iyi görünüp görünmediğime. Hep deli olduğumu düşünmüştüm –ben de- çakmağın iki tarafındaki gazı eşitlemeye çalışırken bulduğumda kendimi. “neyi düşünüyorsun hala” diye azarlayıp kendimi, ağır ağır soyunduğumda... Bir parmağımı şıklattığımda her şeyin bir düzene girmesini istedim kaç zaman, ya da kaç zaman kılımı kıpırdatmadan dağınıklığı sevdiğimi düşündüm. Çocukken koltukla sevişir gibi uyuyakaldığım zamanlar en mutlu anlarımdı diye kaç zaman sızana kadar içmeye çalışıp da uyuyakaldım...

Ya bir eksik ya bir fazla yaratılmıştım ben. Çok küçükken kedilerle konuşmaktan alıkoymak için sırtıma yüklenenleri paylaştırmaya çalıştığım sevgililerimle oynadığım kumarda tüm masadakini kazanan olmanın acısı ispatladı taşımak zorunda olduklarımın asla azalmayacağını. Sonunda bu umursamaz sakinliğin üzerime yapıştırdığı “soğuk nevale” sıfatıyla dolanırken ortalıkta, hiçbir isim nitelenmeye değer gelmemeye başladı bana.

- Ömer? Neden yalnız oturuyorsun, gelsene...
+ Özverini takdir ediyorum (lafın gelişi). Ama bir şişe votka senin ömür boyu olacağından daha çok yardımcı olabilir şu an bana.
- Alkolik oldun iyice sen de.
+ Hayır! Votkaya ihtiyacım olduğundan bahsetmiyorum, senin acizliğinden bahsediyorum. Hem gücünün yetmediğine sıfat takar insan.
- Asıl gücü yetmediği zaman içer insan!
+ Gücü yetmediği zaman sosyallik arar insan. Diğer insanlara ihtiyaç duyar, beş para etmez bir -eski- arkadaşı arar, “bu akşam ne yapıyoruz?” diye sorar... Tek başına bir köşesinde içen güçlü olandır. Burda acizliğimden oturmuyorum ben, mutluyum, ama sen, kapıyı çekince kendi acizliğini hatırlayacaksın benim yalnız kalma isteğim yüzünden. Ve bu içini kemirecek.
- Ya, tamam haklısın. Ben de düşünüyorum bunları bazen. Ama bu şekilde olmaz. Kafayı yer insan.
+ Tek bir şey sorucam sana.
- Sor?
+ Diğer odada 4 kişi var, sen buna rağmen mutfaktan votkayı alıp yanıma gelip saatlerce oturabilir misin benimle?
- Hımm, yani, hayır, şu an olmaz, ayıp olur...
+ O zaman hala votka senden daha iyi.

Şimdi 5 kişi var yan odada. 2 erkeğin gecenin sonuyla ilgili beklentileri var. 3 kızın yalnızlığı hatırlamamaya ihtiyacı... Ben ise düşünüyorum, “sevişme niyetini bu kadar dolandırmasa insanlar, birbirleriyle çok daha az görüşecekler eminim...”

Ve sanılanın aksine, burda baykuş gibi oturmayacağım ben, birazdan içeri gidip dalgamı geçeceğim tabi ki. Bu zevkimi kimse elimden alamaz.

Read more...

ALKOLİĞİN SAVUNMASI

İçimden bir ses
Dışarısını soruyor bana
“Bir bok yok orada” diyorum.

Nasıl oluyorsa bir şekilde akşam oluyor. Dünyanın belki en küçük odasında kalabalıktan gözü dönüyor hayatın. Bir yerlerde birileri beni hatırlıyor. Kaybettiğim on sekizinci çakmak koltuğa yığılmış giysilerin altından çıkıyor. Zaman geçiyor...

Hata yaptığımı kabul etsem aşağılamış olacağım insanları. Bir ikisini sevmiştim oysa, en azından bekleyip görene kadar. Çekip gitmesine izin verdiklerim güzel olanlardı, sadece buydu hayatın anlamsızlığı, onlara kıyılamazdı. Ve şimdiki aklımla o zamanı yaşasaydım, hata yapardım. Bol bol hata yapardım... Kötü müzikler dinlerdim mesela, üzülürken çoğunluğu örnek alırdım. Beni de aranıza almanız için, yemin ederim ben o kızla yatardım...

Velakin zaman geçti. İyilerle ve kötülerle, güzellerle ve çirkinlerle, delilerle ve aptallarla... İnsanoğlunun yüzü kara çıkarken ben küllüğü bile boşaltmaktan aciz olduğuma şükrettim, daha uzun ve daha az yaşayanlara gülebildiğim için erken yaşlanmaktan çekinmedim. “hayat bir sahnedir ve hepimiz o sahedeki oyuncularız” diyen ahmağa dünyanın en küçük odasından orta parmağımı gösterip , duman altı olmasına aldırmadan tüm seyirciler salonu terkedene kadar kapıyı pencereyi kapalı tutmayı yeğledim. Ben efendi gibi oturup, kendi köşemde delirdim...

Şimdi ise, on sekizinci çakmağın bulunması şerefine bir sigara yakıyorum, biraz boğazımı ıslatıyorum, dinlemeye değer şarkılar yapanlara selam ediyorum. Ki seyirciye ihtiyacı olana sahnedir hayat, ben sadece bir arkadaşı bekliyorum...

İçimden bir ses
Dışarısını soruyor bana
“Bir bok yok burada” diyorum.
Bir oda
Dört duvar
Bir de ben
İçiyorum...

Read more...

BİR YERDEN SONRA

bir yerden sonra
artık "daha uzak" yoktur
ne yöne adım atsan yaklaşmış olursun
çünkü kaçarken
hiçbir mesafe tatmin etmez seni
çünkü dünya
kahrolası bir yuvarlaktır
ve dönüp dururken her şey
artık kim kimin içinde
belli değildir...

bir yerden sonra
artık daha kötüsü yoktur
işte o zaman barışırsın hayatla
hani sabah sabah bir gürültü kopar
ağız dolusu küfredersin
debelendikçe yatakta
ve birkaç saat sonra mutlusundur
erken uyanmış olmaktan
ve böyle geçer hayat
ve alışırsın buna...

bir yerden sonra
artık başkası yoktur
herkes birbirine benzemeye başlar
"o" hep farklı kalsın diye aklında.
"nereye gidiyorsun?" diye sormazsın kimseye
zaten biliyormuş gibi davranırsın
tam da bu zamanda gideceğini.

önce zamana bok atarsın
sonra mevsime
sonra aya
sonra geceye
sonra rakıya...
gittikçe küçültürsün suçluyu
ve küçülttükçe unutursun suçu
sonra kendine atarsın boku
sonra özlemeye başlarsın
sonra kendine küfretmeye hiç suçun yokken
sonra varolmayan hatalarına üzülmeye
sonra kendini öldürmeye...

bir yerden sonra unuttuğuna inandırırsın kendini
en zayıf anında hatırlamak için
bir yerden sonra düşman olursun kendine
çünkü öyle değildir "hayat"
çünkü milyarlarca insan vardır başka heves peşinde
çünkü milyalarca insan vardır
yıllar sonra
buruşuk bir teni sevmekten korkan
çünkü milyarlarca insan vardır
hiç pişman olmayan
kendi varlığından...

bir yerden sonra
hiçkimse anlamaz seni
çünkü hiçkimse
senin terketiğin gibi terketmez kendini
çünkü hiçkimse
"ben"i sevdiği gibi sevmez "sen"i.

Read more...

GECE KARASI GÖZLERİNİN KALBİME ATTIĞI OKLAR ORADAN SEKİP GÖTÜME GİRDİ

Sıkılmadınız mı? Hep aynı cümleler, aynı ses tonları, aynı ezik şairler, yirmibeş yıldır liselilere aşkı anlatan ucube yazarlar, sırf bir çocuğun ırzına geçebilmek için onlarca kitap basanlar...

küçük böcekler, acı tacirleri, her satırda, tam da aynı şeyleri yaşadığınıza, aynı şeyleri hissettiğinize inandıracaklar sizi. Sonra içine üşüştükleri o küçük mağrada ne olduğunu merak ettirecekler. Durmadan aşkı anlatırken, diğer yandan insan kılığında çıkıp karşınıza, asla yaşamamanızı sağlayacaklar o aşkı. Çünkü gerçekleşmesini engelledikleri sürece hayal satabilecekler size. Ve sounda adımınızı atacaksınız o mağaraya, belki bir yılınızı alıcak içinde dolanmak, keşfetmek. Sonunda, içerde bir bok olmadığını anladığınızda bir diğeri çıkıp "bir mağaraya girdim, bir yıl boyunca herşey güzeldi, ama şimdi farkediyorum ki koca bir boşluktan başka bir şey değilmiş" diyecek. Tamamen aynı şeyleri yaşadığınızı düşüneceksiniz, aynı şeyleri hissettiğinizi. Ve başka bir mağarayı işaret edecek size... Bir yıl daha geçecek, boşalıp boşalmadığını anlayamayan kadınlar ve her halükarda boşalan erkeklerden biri olmanız için.

Nihayet günün birinde her şey yalan gelmeye başlayacak. Çünkü her şeyin aynı ağızdan çıktığını, hepsinin aynı cümlelerle yazıldığını göreceksiniz. Siz yolun sonuna geldiğinizde pek çokları henüz yola çıkıyor olacak. Ve aynı şairler, aynı yazarlar, aynı küçük İskenderler, aynı Ortaçlar, aynı Ergenler, aynı diziler, aynı filmler, ille de aynı cümleler, kadehlerinin üzerinden, yola yeni çıkmış bir başka çocuğu dikizliyor olacaklar. Boş bir mağaradan bir diğerine hep aynı yollar uzanacak... Her ne kadar içinde olmasanız da, her gün, eğleceli bile omayan bir sirkin en iyi ihtimalle önünden geçmek zorunda kalacaksınız.

Sıkılmadınız mı bundan? Bu insanlar hala para kazanıyorlar. Ucubeler gösteriyorlar size, ucubeliklerini pazarlıyorlar, bilet kesiyorlar bunun için...

Hem, böcekleri geçsek bile, mağaralar sizi de daraltmıyor mu? Siz de oldunuz olası palyaçolardan korkmaz mısınız?

Read more...

YANN TIERSEN YANN!

YANN TIERSEN YANN!

....i'm pilling up some unread books under my bed and i really think i'll never read again.....

- bir kitap daha açar mısın bana?
- ama henüz bitirmemişsin...
- dibini sevmiyorum. garip bir tad bırakıyor. keyfim kaçıyor.

Mutlu geçirdiğim üç-beş gün vardı, bedenimi almış ruhumu bedelli bırakmış bu şehirde. Onları katlayıp koydum önce yatağın üstüne, bir kese altın fırlattım ellerinde bavullarla bekleyen kambur uşağıma demir bir kapının önünde hayatını kurtardığım nefretimden arda kalan. Son keseydi bu, diğerleriyle birkaç ayak izi işaretlemiştim yol boyu çalınabilecek bir şeyler kalsın elimde diye. Ola ki dönersem bir mektupluk boş bulunmada sana, ve taşıyamayacağım kadar pislenmiş olursa üstün başın, üstüne yıkılmış şerefsiz bir sahil kasabasının yazlıkçı parçaları yapışmış olursa her gece giydiğin o siyah hırkaya, yine kambur bir uşağa yükleyip götürmeyi düşledim hepsini. Düşündüm hepsini en baştan, ne kadar emin olsam da, ki körkütük sarhoş bulundum, baygın bulundum, sızmış bulundum, ölü bulundum bir ara sokakta, ama boş bulunmadım hiç, bilmez kimse. Bir zaman senden bahsetmedi diye apartman boşluğuna bıraktığım şarkıların hiçbirinin elini sıkmadım sonradan, taşındım bir kaç kere, kış bittiğinde tuğlalar çizdim perdelere, gece su içmeye ayıldığımda bilerek açık bıraktım mutfağım ışığını. Ama kırık aynadan bir parçayla gizlenip çatıya, ben gibi bir şey yansıttım insanların içine, varlığımın farkedileceği boş bir banka, gülen, alay eden, sürekli anlatacak bir şeyleri olan, sık gelen ve erken ayrılan. Farketmediler, eminim buna.

Bir mektupluk boş bulunmadır hayat. Ama ben boş bulunmadım. Üç-beş günü katlayıp koydum yatağın üstüne, sonra bir bavula. Parmağımı yakan izmariti fırlatıp cinayet süsü verdim bu evde kalmışlığıma ve demir bir kapı önünde hayatını bağışladığım nefretimden kalan gözlüklerimi takıp attım kendimi dışarıya. Eski bir şehre, ilk defa gitmek üzere...

Kitaplarıysa yatağımın altında bıraktım.

Read more...

CADI

Sen , henüz aşık olan, ve kadının kalbini isteyen adam, GEÇ KALDIN. Her şey için çok geç kaldın...

Dediğim o ki, sen gelmeden önce, saçmasapan bir kavga ve saçmasapan bir başka adamın baki heveslerinde hırpalandı o kalp. Gökyüzü yarım artık, mum ışığı, uykuları, yağmur hatta, hep aynı boku anlatan milyonlarca zırva şarkıların, sahip olduğun bütün illüzyon yarım, aciz, anlamsız... Bütün aşk hikayelerin, filmlerin, sadece sinir bozucu, ve hep aynı nota arka arkaya sen konuştuğunu sanırken.

Sevgisini mi istiyorsun? Aşkını, güvenini, inancını... Sevgisini mi istiyorsun utanmadan? Tüm ırkına saldırabilirsin onun için, hayata karşı zırhını kuşandın, hazırsın hakettiklerini almaya, “aşkım” derken yeterince aptal da görünüyorsun, her şey tamam. Peki ne umuyorsun? Ona dokunduğunda kendisinden geçmesini mi? Gücün yeter mi sanıyorsun yeniden doğmasını sağlamaya? Gelecek dediğin üç kadeh, iki mum, bir torba yıldız ki zaten yoktan varedebilir bunları kadın... Fakat güzel bir geçmiş verebilir misin ona? “Bunların hiçbirini yaşamadın” diyebilir misin? Amcasının, babasının, dayısının, öküzden hallice eski aşkının, celladının, hangisi ise tanrısı bir zamanlar, hiç yaşamamış olmasını sağlayabilir misin? Sen bilmemkaçıncı uykundayken, bir davetsiz misafir yağmur başladığında çekip çıkarabilir misin kadının aklını düştüğü yerden? Haydi başardın diyelim, mutlu olmasını sağlayabilir misin bunu yaptığına? Hiçbir şeysin be adam, tanrı olsan yine acizsin:

Hem elmayı, hem de cenneti verebilir misin ona?

Dediğim o ki, sen gelmeden önce, duvar boyaları vardı kadının tırnaklarında. Şimdi ojeleri yetiyor seni aldatmaya. Sen aşk ile ereksiyonu ayırt etmeye çalışırken o koşa koşa çıkıp gidiyordu evden. Ve şimdi sen “gecikti” diye düşünürken, o converse’lerini bağlıyor sakin sakin. Kafasındaki yüz tilkiye bağırmadan çıkmıyor evden: “daha ne yapabilirsiniz ki bana!”

Ne istiyorsun? Sen gelmeden önce vardı kadın, gerçekten yaşadıklarını duyduğunda, kendine yedirebilsen koşarak kaçmak isteyeceğin yanından. Ondan duymak koyacaktır sana, ki acıyı bildiği için açık açık söylemeyecektir sana, benden duy öyleyse:

Bir siktir git be adamcık, bu kadın belki 300 yaşında.

Dahası,
“Çekil ulan aynanın karşısından
Önce ırkına bir çeki düzen ver”

Read more...

COGITO ERGO ES (3)

Ezik bir dünya... Ve haddinden fazla yayıldıkça yaşam, yeni yerleşimler, daha da uzaklaştırıyor seni. En az dört çocuklu kadınlar peydah oluyor eski tenhalarda, kocaları tutuyor oturup birer sigara yaktığımız kaldırımları. Bir şeyler büyüyor, biz o ana sakladıkça gençliğimizi, boyumuzu aşıyor sessizliği bile orospu etmiş sulu ağızlı susuz türler. Yayılıyor yaşam kıçı koltuğa yapışmış, sarmalanıp sıkılmış, asfalta yüzü değmemiş cahilin soytarısının ahkamıyla, büyüyor dünya, ve gittikçe daha da uzaklaşıyorsun benden...

Mümkün olduğu kadar çabuk delirmeliydik, mümkün olduğu kadar çabuk ölmeliydik biz, sonsuz hayata başlamak için hiç dokunmadığımız bedenlerimizde. Gariplik orda başlamalıydı işte, dünya dışında hayat ararken sefiller, ben, iki göğsünün arasında nefes alabilir miyim diye merak etmeliydim sadece... Heyecanlandırmıyor beni dünyanın dışı, tam tersi, kendi içine kapanmalı dünya, daralmalı gittikçe, yakınlaşmalı her yer, bulmak daha kolay olmalı. Madem varsın, madem aklımın oyunu değil yüzyıllardır inatla emin olduğum gerçekliğin... Ne kadar saçmaysa, ne kadar komikse ellerim kollarım kanarken onların korkuyla gözlerinin büyüdükleri, ne kadar çok yaşadıysam, ve ne kadar az yaşlandıysa sakladığım " hoşgeldin" , o kadar güzel olmalısın. Eminim buna. Ya da diyelim hepsi palavra. Yine de güzel konuşmak, yine de güzel yazmak. Yine de güzel, vıcık vıcık olmadan da içip sızmak...

Hiç yoktan aşk yaratmaya yeltenmek değil bu tüysüz şairlerin sümüklü acılarıyla.

Açık seçik sevişiyoruz hatun, haber vereyim dedim sadece.

Read more...

SÜRÜNGEN

>> 21 Ocak 2010 Perşembe

Ama ben
Ölüyordum yavaş yavaş...
Bir çırpıda okudukların, belki yüz yıldır içimde.

Aklım gidiyordu, aptallar durmadan üremeye devam ederken hayalleri koyuyordum gerçeklerin yerine. Sıradan hayaller; daha uzun sigaralar, daha alkollü şişeler, daha makul sebepler, daha gerçek bir sevgili... Keşfediyordum yeni bir başlangıç için tek bir yalanın yeterli olduğunu. Zaman zaman sigarayı tutan elimin titrediğini farkettiğimde dalıyordu gözüm bir an: “ne yapıyorum ben?” Ama devam etmeliydim, tenim yırtılmaya başlıyordu ayıldıkça. “arkanda bir parça nefret bırakıp çekip gitseydin ölebilirdim rahatça...” Oysa sen, kendi deyiminle “zaman zaman evden kaçan aklını” diplomalı birine emanet etmek zorundaydın nefes alabilmek için. Garipti dünya, ölmemek için mutlaka birine düzenli olarak para vermen gerekiyordu. Ve o parayı kazanmak için de aklını öldürmen gerekiyordu...

Kağıdı kalemi icad eden orospu çocuğu güneşe, ateşe, aya taparken ben kafama düşen birkaç kelimeyle şans eseri bulduğum bir üslubu elime yüzüme bulaştırıp kanımla besliyordum aç çocuklar hayatıma girmeye çalışırken. “zamanla seversin, zamanla alışırsın”... Öyle ya, zamanla ölüyor insanoğlu... Beyaz önlüklü adamlar, ne cebindekileri ne içindekileri tanımıyorum, bana açıklamaya çalıştıkları, yüz milyon yıl öncesi hakkında merak etmediklerim... İçim neden acıyor bilemeyeceksiniz, ve komik gelecek bana bildikleriniz. “Yanılıyorsunuz, toz bulutu bendim, küçücük bir odadan meydana geldi evren, ki dörtduvarda başkasını görmedi van gogh... Kağıdı kalemi icad eden orospu çocuğu satın aldı hepinizin hayatını, üzüm ezen ayaklar gitti en uzağa, hala beyaz tavşanı izliyor hiçbirinizi umursamayanalar...

Dünyanın en küçük odasında varolan bir tual dolusu resimle delirdim ben. Kormadım asla düşündüğümde, hissettiğimde. Başka bir din gelmeyecekti, yalnızdım artık. Dünyanın en çirkini olmak isterdim, dünyanın en aptalı, en büyük hatayı yapmak isterdim daha en başında. Bir insana ihtiyaç duymak isterdim pek çok şeyden vaz geçmek için. Siz önden gitseydiniz ve hiçbir ağlayışımda açıklama yapmak zorunda kalmasaydım ben. “ Zero is also a number...” Her gün özenle şarkılarımı seçip giyinirdim, nerden geldiği belli olmayan bir vodka şişesine soyunurdum, hiçbiriniz olmasaydı en güzel ben sevişirdim dünyada...

Bütün dünyanın günahı sizin boynunuza şimdi. Şehirler, sokaklar, kaldırım aşıkları, duvar fetişistleri, beyaz tenli yalanlar, yakışıklı asalaklar, en ufak güce bir ucundan yapışmaya çalışan insanoğlu. “Kafanızı karıştırmaya geldim yalnızlığımla.” Bir sarmaşık dolusu nefes verdiğim küçük kız çocuğunun olduğu yer, sizin deyiminizle cennet, ne gariptir ki hiç de bildiğiniz gibi değil. Çünkü hiçbiriniz yoksunuz, olamayacaksınız orada. Orda hiç sevişmedi, orda kendini bile tatmin etmedi insan, bir başka dünyadakine dokunmak için ölmeyi diledi her fırsatta. Çürümüş kemikleri sırf saygıdan ziyaret ederken siz, sevgiyle ilk gelene kendini vermeye and içiyordu pek çoğu. Böyle böyle çıkıyordu “imkansızı istemek”...

Nice yazar, öylesine emindi ki bu üslubun altında ezilenlerin aşağılama hırslarının ilk aşkta yerle bir olacağına, tüm şakşakçıların inadına alkole boğdular sayfalarını takım elbiselilerin ceketlerinin sırtlarına kadar. Ömer Hayyam oldular, Neyzen Tevfik oldular, boğazına düğümlediler sevdiğini. Ve müzik, ve niceleri, zaman zaman ta Finlandiya’dan erişip kafana vura vura adam ettiler seni. Anlamadın ki ayılmak için içmen gerektiğini. Ne yazdığımı anlamadın, neden bahsettiğimi, neden bu kadar uzattığımı, “ne finlandiya’sı lan?!”...

Vasiyetten bahsedip de kolayına kaçmayacağım bağlayamadığım hiçbir “son”da. Ayak uydurmak zorunda değilim, nefretinizi istiyorum sevginizi değil, shakespeare denen adam nick cave’in orospusu olur ancak, hiçbiriniz bukowski kadar sarhoş olamayacaksınız dost dediklerinizin yanında... Siz sahipsiz maymunlar, ben aşıksam size oturup ağlamak düşer, ben utanmadıysam sizin giysileriniz etinizle beslenir, ben pişman değilsem sizin günah dediğiniz aldığınız nefestir...

Siz isimsizler! Ben sevişiyorsam, sizin kıyamet dediğiniz odur!

Ama ben
Ölüyorum yavaş yavaş...
Bir çırpıda okudukların, belki yüz yıldır içimde...
Belki yüz yıldır yalnızım
Belki yüz yıldır mutluyum
Siz hayatı çözedurun
Ben belki yüz yıldır aşığım
Sürüngenliğime...

(belki yüzyıldır aşığım
tenine sürüngenliğime)

Read more...

Tavan Yap