PAMUK PRENSES VE 0.7 MİLİGRAM

>> 6 Şubat 2010 Cumartesi

Saçlarını uzun uzun tarayıp aynanın karşısına geçti kraliçe.

“ Ayna ayna, söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?”
“ Benim olduğun sürece yok.”
“ Nedir o elindeki?”
“ Elma. Al, cildi güzelleştirir.”

Pamuk Prenses, orda artık bir işi kalmadığını anlamıştı. Beyinsiz kraliçenin yüzüğünü aldı, içindekine baktı, yeterliydi. Ağzında sigarayla, duvarlarına çarpa çarpa çıktı tren istasyonunun tuvaletinden. Saçları dağınıktı, vagonlarsa çift örgülü, insanlar diken diken. Ne kadar renkli giyinmişti herkes, her şeylerini aynı yerden almışlardı sanki, ayakkabılarını, pantolon ve gömleklerini, saçlarını ve yüzlerini. Kravatlarını hatta, sakallarını ya da kirpiklerini. Aynı bronz heykelleri yapmışlardı. Kazananı seçmek zordu. Hem mutlaka birkaçının isimleri bile aynıydı.

Nereye gideceğini biliyordu ama yine de yabancı gibi baktı tabelaya. Şimdi güneş tutulsa bir tek o kırmızı ışıklı şey kalırdı, bu yüzden bu kadar çekici olmalıydı. Herkes kısa kısa bakıp sonra çekip giderdi, her gün gelenler hiç bakmazlardı bile.

“ Ah, çocuk olsam hayalim bu olurdu.”

Trene binip cam kenarına oturdu, yanağını dev ekrana uzattı son bir öpücük için. Makyajı akmıştı pencerenin dediğine göre. Çenesini kapamasını ve sadece ardındakini göstermesini söyledi ona kibarca ama kesin bir dille. Seyredilecek çok şey vardı, ellerinden, yerdeki herhangi bir noktadan bile daha çok şey. Hatta kollarından bile. Yaşam belirtisi vardı trende. Hareket ettiğinden değil ama, onu bir yerlere götürebildiği için bu kokuşmuş çadırdan, bu en sevdiği uğur böceğinin kırıntılarının içeri taşındığı karınca yuvasından.

“ Down by the water
I’ll took her hand”

Yolun geri kalanını boğularak devam edecekti. Trenden indi, ayaklarını çırpmaya başladı. Kapıya gelene kadar etrafına bakmayacaktı artık. Üzüntü hissetmiyordu, susamışlık belki biraz.


Eve geldiğinde kapı açıktı, bembeyazdı, kahrolası beyaz. Teni de hep öyle kalacaktı ama. Mutluydu bu yüzden. Uzun bir yoldan gelmişti, masum sayılırdı. Yorgunluk, yorulamamak, küçük göğüsler, Pandora’nın kutusu…Ne derseniz diyin, masum sayılırdı. Basitliğe susamıştı. Birkaç şiir düzmüşlüğü vardı daha önce, artık tatmin olmak zordu, herkes kafiyeli yazıyordu. Susamıştı. İçerde mutlaka biraz vişne suyu olmalıydı, hiç dilse onun gibi bir şey. Çok kalabalıktı evin etrafı, birbirine yakın duran renkler, belden yukarısı kesilmiş ağaçlar, ellerinde küçük hazineleriyle oradan oraya koşuşan sincaplar, asla uçamayacak tırtılların kemirdiği yapraklar, güneşin altına yatmış inleyerek gitgide kararan her şey… Kolundan tuttuğu gibi çekti kendini, üşüyecekti yoksa dışarıda. Etrafa bakındı, dağılmış giysilere, küçük ve yumuşak koltuklara ki insanın kıçına yapışacakmış gibi görünüyorlardı deri koltuklar. Duvardaki resimlere baktı, portreler, enselerinden bir çiviye asılmış, ne tarafa gitsen sana doğru bakıyorlardı, kalın çerçeveli duvar gözlükleri ve camlarının arkasındaki gözbebekleri. Yan yana dizilmiş tombul yüzlü şaşı gorillere bakıyordu sanki. Yapabilseydi kesin gülümserdi. Ama aklından geçirmek de yetmez miydi zaten, yetmiyor muydu herkese, yaşamak demiyorlar mıydı buna? Kitap bile vardı, hem de iki tane üst üste, masanın kısa ayağının altında. Kısa çöpü çeken kazanmıştı bu kez. Bu kez, yere yakın olmayanlar ayakta kalacaktı.

Her yerde iç çamaşırları vardı. Ne komikti, neden iç çamaşırı denmişti onlara? Neyin içinden bahsedilmişti, hele ki beyaz olmaları kimin aklına gelmişti acaba?

Çarşafları toparlayıp camdan dışarı attı. Artık onlara ihtiyacı olmayacaktı, kokuyorlardı hem, örnek insanlar gibi, çamaşır suyu gibi, gelmeden önce uğradığı tavşanların partisinde taşan tuvalet gibi. Tavşanlar da bir garipti. Küçükken tıpkı onların kıçlarına benzeyen bir şapka takardı kafası üşümesin diye. Keşke üşüseydi kafası. Çorapları daha kalın olsaydı asıl, ayakları uyuşmasaydı kardan adam yapacağım diye.

“Ahaha! Parmaksız eldivenler işe yarıyor mu bu soğukta?”
“Dokunuyorum….Hissediyorum.”

Sarayın etrafını yıllardır saran o esrarlı dumanı çok kez içine çekmişti daha önceleri. Olduğundan daha esrarlı görünüyordu, öyle olmalıydı, kimseyi uzak tutamamıştı, bir boka yaramamıştı aslında hiçbir zaman. Nice haberciler çıkıp gelmişti dumanın arasından, sırıtarak, prensesin elleriyle çizdiği bu resme tükürerek zeval olmaz sıfatların arkasından. Silahı yoktu, zararsız olmalıydı öyleyse. Haberleri vardı oysa, belki herkesin duyduğu, bildiği çok öncelerden. Yüzsüz kağıt parçaları ellerinde hiç buruşmamış olarak kalmıştı tıpkı yüzleri gibi, hiç yaşamamış yüzleri. Makyaj yapmayınca üzgün suratlar çıkıyordu ortaya kendilerine inanmanı bekleyen, çarpık dolgun dudaklar içlerinde birçoklarının kanını biriktirmiş, sağlıklı. Çıkıp gelirlerdi varolmayan bir yerden belki, ama dumanı delerek ve her nasılsa nefesine hiç değdirmeden. Hiçbir işe yaramamıştı, hayır. Kopmuş kafalarıyla katiller izlerdi onları, ellerinde baltalar, topuzlar, hiç vazgeçmeden saldırıp duruyorlardı sırf küflenmiş bir kehaneti doğrulamak için. Büyücünün laneti, bir Gargoyle’a dönüşen prens, sihirli kurbağalar hep bu yüzdendi. Küçük camlara görüntü getiren cadıların çalı süpürgeleri… Hepsi boktan bir kehaneti doğrulamak içindi.


Koltuk minderlerinden birinin üstünde sigarasını söndürdü. Sonra hepsini odanın ortasına istifledi. Geri kalan her şeyi küçük parçalara ayırdı, perdeyi ısırarak çekti bahçedeki köpeğe dişlerini göstermek için. Arkasına bakmadan kaçacaktı köpek, gömdüğü kemiklerin yerini hatırlayacaktı belki de, ya da bir çukur daha kazacaktı. Yine de koşacaktı bir süre dili dışarıda. Evet, bir süre dili dışarıda olacaktı. Geri geldiği zaman onu bu kez daha uzağa göndermeye karar verdi ama fazla üzerinde durmadı, bir süre rahat olacaktı çünkü. Şömineyi yaktı, içine bir yaprak attı, yüzüğü boşalttı içine ve yanışını izledi uzun uzun. Yüzünü buruşturdu bir an. Minderlerin üzerine uzandı sonra, derin derin nefes aldı. Sesleri duymaya başlamıştı, yaklaşıyorlardı yavaş yavaş, şarkı söyleyerek. Neşeli, bilgin, somurtkan, güçlü….Hepsinin de elinde baltalar. Şarkı söylüyorlardı. “Var mı bize yan bakan hey!”. Ve geldiler, yedisi de aynı anda geldi…

Read more...

Tavan Yap