İSTANBUL

>> 14 Mart 2010 Pazar

Zaman geçiyordu ve gittikçe yeniden alışıyordum İstanbul’a. Özlediğim her şeyi, herkesi yeniden sevmeye başlıyordum. Bambaşka bir zamanda yeniden doğmuş olduğumu hissetsem de aslında her şey aynıydı. Aynı yere gidiyordu insanlar, aynı hayatı yaşıyorlardı, hala kadiköy’ün aynı ara sokağı içmek için en güzel yerdi, tadı en güzel olan bira hala aynıydı, istanbul tövbe edip abdest almamıştı hala, starbucks’ın en ucundaki masanın duvarında hala “kahrolsun starbucks, yaşasın komünizm” yazıyordu ama ne starbucks kahroluyordu, ne de komünizm yaşıyordu. O yazıyı yazan hala oraya gelip kahve içiyordu. Hala kadınlardan korkuyordu erkekler, hala sevişmekten korkuyordu kadınlar, aynı bahaneler vardı tanışmak için, gidenin yerine hala aynısı geliyordu, hala aynı ilkokul mezunu müezzin konuşuyordu, aynı meyhanede çığlık çığlığa şarkı söylerken hiçbir vaazı umursamıyordu kadın, hala sigarayı lanetliyordu ama daha uzun yaşamak için tek bir mantıklı sebep gösteremiyordu tavşanlar, hala gün 24 saatti ve yetmiyordu sevişmeye, bu yüzden evleniyordu insanlar... Hala yanlıştı teori, bir kedi kara kara düşünüyordu, insan kendini kandırabilen hayvandı...

Ama hala güzeldi istanbul. En siyah saçlı, en beyaz tenli oydu. İstanbul ki zeus’un tanrısı, tüm şimşekleri, yıldırımları çocuğuna oyuncak olarak veren, sıçtığı boktan mitoloji çıkan istanbul... Kendisini alt etmeye and içenleri paranın maymununa çeviren, mahremine dokunanları şarapla ödüllendiren İstanbul...

3 Ahkam:

aklın direnci 23 Mart 2010 12:27  

ah son cümleye bayıldım

henrylee 24 Mart 2010 06:55  

üzüm ezen ayaklar gitti en uzağa.

cilekperisi 18 Nisan 2010 11:33  

aah aaah istanbula güzellemeler... şidmi kadıköyde olmak vardı anasını satayııımmm.

Tavan Yap